Kızıl Arnavut ve Türklükten kaçan kaçana…

1970 yılıydı. O sene ilkokul 2’inci sınıfa geçmiştik. İkinci sınıftaydık ama yaş olarak neredeyse ilkokulu bitirme yaşındaydım. Çünkü köyümüzde okul 1969 yılında açılmış ve ben ancak 9 yaşında ilkokula gidebilmiştim. O sene Kırklareli’nin Alpullu nahiyesinden bir öğretmen gelmişti köyümüze. Bilindiği gibi Alpullu, Cumhuriyetin ilk şeker fabrikasının kurulduğu yerdir(1925-26).

Hayrettin Sesler, ismindeki öğretmen çok kaliteli bir öğretmen olmakla birlikte, merhametsiz mi merhametsiz bir adamdı! Çok fena dövüyordu bizi. “Kırıp geçirmek” tabiri, onun merhametsizliğini anlatmak için sanırım yetersiz kalırdı. Ağız-burun demez, girişirdi bize! Dayak korkusundan evlerden dışarı çıkamıyor, oyun oynayamıyor hatta hayvanları sulamak için köyün dışındaki pınara bile gidemiyorduk. Bu sefer de hemen her gün evde anne ve babalarımızdan dayak yiyorduk. Adam köyün yüksekçe bir yerinde bulunan toprak damlı evlerden birisinin üzerine çıkar, kimin ne yaptığını tarassut ederdi. Güçlü kuvvetli ve yanaklarından kan fışkıracak seviyede kırmızı suratlı bir gençti Hayrettin Sesler.

Bir gün beni de dövdü Hayrettin öğretmen. Çocukluğumdan beri güreş sporunu çok severim. Eskiden bizim yörede düğünler mutlaka güreşli olurdu. Karakucak ve yağlı güreşlerimiz pek meşhurdu bizim. Hafta sonu olduğu için o gün güreş karşılaşmalarını seyretmek için ağabeyimle birlikte (Ünür isimli) komşu köye gitmiştik. Bir de ne göreyim; bizim Hayrettin Öğretmen de orda! Tabiatıyla beni gördü Hayrettin öğretmen. O günlerde çarpma işlemine yeni geçmiştik. Ertesi gün sabah okula gittiğimde, beni tahtaya kaldıran öğretmen bir çarpma işlemi sordu. Ben korkudan ve heyecandan doğru sonucu bir türlü bulamıyordum. Bu durumda gün doğmuştu bizim öğretmene. Neticeyi kelam, beni herkesin önünde evire, çevire bir güzel dövdü. Sonra da popoma bir tekme, geç yerine. O tekme sebebiyledir ki; kuyruk sokumumdaki kemikler, 43 sene sonra bile hâlâ ağrı yapar soğuklarda!

Kızıl Arnavut

Biz o zamanlar elbette Arnavut’un, Çerkez’in, Gürcü’nün, Kürd’ün hatta Türk’ün tam olarak ne olduğunu bile bilmiyorduk! Biz, o zamanlar Türk deyince Müslüman’ı, Müslüman deyince de Türk’ü anlıyorduk çünkü!

Duyduğumuza göre; bir gün bizim Alpullu’lu öğretmen Hayrettin Sesler ile halamın eşi olan eniştem Sadık Ağa arasında köy odasında şöyle bir diyalog geçmiş;
Öğretmen;
-“Sadık ağa sen hayatında hiç Arnavut gördün mü?”
Sadık Ağa;
-“Hiç görmedim öğretmen. Arnavut da nedir ki? Yenir mi içilir mi bu dediğin şey?”
Öğretmen;
-“Arnavut işte karşında oturuyor. Ben Arnavut’um!”
Sadık Ağa;
-“Heee… Sen ne diyon öğretmen!”

Bu diyalogu duyunca benim çocuk aklıma gelen ilk şey üzüm oldu! Bizim yörede iri taneli siyaha çalan bordo renkli bir üzüm çeşidi vardır. Çekirdekli ve oldukça sulu olan bu üzüm çeşidi, sofralık olduğu kadar pekmez yapımında da tercih edilen kaliteli ve oldukça dayanıklı bir üzümdür. İşte bizim yörede bu üzüme “KIZIL ARNAVUT” adı verilmektedir.

Hakan Şükür’ün “Türk değil, Arnavut’um” çıkışını ve Arnavutluk hükümetinin, Arnavut asıllı Türk dil bilimci Şemsettin Sami’nin naşını talep etmesi üzerine Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Bu imkânsız bir şey. Şemsettin Sami de en az Kaşgarlı Mahmut kadar Türk’tür” çıkışını duyunca(1), nedense bizim Alpullu’lu Arnavut öğretmen ve bizim köyün “Kızıl Arnavut” üzümü tekrar geldi aklıma…

Hakan Şükür, “Türk değil, Arnavut’um” şeklindeki açıklaması üzerine gelen yoğun tepkiler karşısında, açıklamasının çarpıtıldığını söyleyerek bunu yapanları şiddetle kınadığını söylemiş. Bana kalırsa; Hakan Şükür, sözlerini çarpıtanları değil, öncelikle sonucunu düşünmeden etmiş olduğu sözlerden dolayı kendisini kınamalıdır. Bu sebeple “Üçüncü haber, kamuoyunda Torinolu Şaban adıyla bilinen futbolcu Hakan Şükür’den geldi. Adam konuştu: ‘Ben Türk değilim, Arnavutum!’ Sevsinler seni! Türk olsan kaç yazar, Arnavut olsan kaç yazar! Bu şahıs AKP milletvekili. Onu bir gün Meclis kürsüsünde, ya da herhangi bir Meclis çalışmasında gördünüz mü?”(2) diyen Emin Çölaşan’a kızmaya hiç hakkı yoktur Hakan Şükür’ün. Herkes lakabının gereğini yapıyor ve lakaplar boşuna takılmış değildir bu dünyada. Hele de lakap takan insanlar, bilgeliğiyle maruf Türk insanı ise…

Mehmet Akif ve Hakan Şükür

Hakan Şükür, Burdur’da tıpkı kendisi gibi Arnavut asıllı bir Türk olan, Mehmet Akif Ersoy’un adını taşıyan üniversitenin büyüsüne kapılarak böyle bir açıklama yapmış olabilir. Ancak böyle bir zamanda yapılacak bu türlü bir açıklamanın çarpıtılacağını önceden hesaplaması gerekirdi. Örneğin, kendisi gibi Arnavut kökenli ve İslamcı birisi olan Milli şairimiz, cumhuriyetin ilk yıllarında söyleyeceklerinin çarpıtılacağını düşünerek ülkesini bile terk edip Mısır’a yerleşecek kadar ileri görüşlü birisiydi.

Demem o ki; milletlerin geçiş zamanları her zaman riskli, çarpıtmaya ve yanlış anlamalara müsait zamanlardır. Onun için Hakan Şükür ve benzerleri, hiç değilse içinden geçmekte olduğumuz bu nazik günlerde konuşurken sözlerine biraz daha dikkat etmek durumundadırlar. Üstelik bu millet, onu, sağlığında heykelini dikecek kadar sevmiş ve bağrına basmış bir millettir. Böyle bir ortamda ne lüzumu vardı böyle bir açıklamanın ey Hakan Şükür.

Hemen her konuda kendisini koruma altına alan Başbakan, Hakan Şükür’ü şu sözlerle savunmuş: “Mehmet Akif de Arnavut. İstiklal Marşımızın şairi. O Türklükten çıkarıyor mu? Hakan Şükür kardeşimiz bir Arnavut çocuğu olarak bu ülkenin milli takımında ondan daha fazla forma giyen ikinci kişi yok. Bu milletin evladı. Utanmadan sıkılmadan Türklüğün dışında bir yere oturtmak istiyorlar. Lafla peynir gemisi yürümez. Hakan Şükür attığı gollerle tarih oldu, milli formayla tarih oldu”.

Başbakan bu konuda nispeten haklı! Ancak onun da gözden kaçırdığı bir ayrıntı var. Çünkü Hakan Şükür’ü Türklükten çıkaran ve kendisini Türklüğün dışında bir yerlere oturtmaya çalışan filan yok bu ülkede. Zira tam tersine bunu yapan Hakan Şükür’ün kendisidir. Ortada fol yok, yumurta yokken çıktı böyle bir laf ederek bir anlamda kendi ayağına kurşun sıktı Hakan Şükür. Öte yandan Arnavut kökenli Mehmet Akif Ersoy, hiç bir zaman Hakan Şükür gibi “Ben Türk değilim, Arnavut’um” dememiştir. Tam aksine şöyle demiştir Akif;

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Ayrıca Mehmet Akif, en azından benim bildiğim kadarıyla; İstiklal Marşı’nı Arnavutlar için değil, Türk Milleti için yazmıştır. Ve o marşın içinde bulunan şu dizeleri Türkler için söylemiştir Akif:

“O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl?

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”

Futbol Federasyonu Başkanı Hakan Şükür!

Dolayısıyla; Hakan Şükür, kendisini Mehmet Akif’le kıyaslamaktan bir an önce vazgeçmelidir. Başbakan’a değil, Türk Milleti’nin sağduyusuna güvenmelidir. Evet, Başbakan sayesinde milletvekili olmuştur ve kendisine minnet borçludur. Muhtemelen yine onun sayesinde ileride Futbol Federasyonu Başkanı da olacaktır. Zira geçen dönem Sivas Milletvekili olan Hamza Yerlikaya’nın bu dönem Güreş Federasyonu başkanı yapıldığı dikkate alınırsa, Hakan Şükür’ün de Futbol Federasyonu Başkanı olmaması için hiçbir engel yok önünde. Ancak daha birkaç gün önce Güreş Milli Takımı’nın Tahran’da yapılan Dünya Kupası finallerinde güç-bela 5’inci olabildiğini ve Güreş’in 2020 Olimpiyatlarından çıkarıldığı düşünülürse; Hamza Yerlikaya’nın Güreş Federasyonu başkanlığının ağırlığı ve kıymeti harbiyesi de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu itibarla Hakan Şükür, herkes gibi bir fani olan Başbakan’ın hamiliğinden ziyad, milletin hizmetine kendisini adarsa, sanırım en azından kendisi için çok daha doğru bir iş yapmış olur.

Kim vurmuş bu sıçâni?

Son olarak Arnavutlarla ilgili anlatılan bir fıkrayla bitirelim yazımızı. Arnavutlar, oturmuşlar, tuzun nasıl üretildiğini, nasıl elde edildiğini tartışıyorlarmış. Durumu fark eden başka birisi, onları makaraya sarmak maksadıyla;

-“Tuz tıpkı arpa ve buğday gibi toprağa ekilerek elde edilir. Bunun tek şartı, tuz ekili tarlaya sinek dâhil hiçbir canlı girmeyecek” demiş.
Bunun üzerine Arnavutlar adamın dediğini yapmışlar ve çarşıdan bir kilo tuz alarak ekmişler tarlaya. Sonra da tarlanın başına iki silahlı adam dikip tuzun bitip büyümesini beklemişler günlerce. O sırada adamlardan birisi tuz tarlasına girmeye çalışan bir fare vurmuş ve atmış yol kenarına. Bir müddet sonra yoldan geçerken farenin leşini gören yaşlı bir Arnavut kadını kendi kendisine söylenmiş;
-“Kim vurmuş bu sıçâni?(3)
Silahlı Arnavutlar;
-“Geç ordan mori, geç!” diye azarlamışlar kadını(4).
Arkasından bir başka Arnavut yolcu daha gelmiş farenin leşinin başına ve yandaki silahlı adamları fark edince ister istemez şöyle söylenmiş;
-“Kim vurmuş bu aslâni?”
Silahlı Arnavutların ikisi birden atılmışlar hemen ve sağ ellerini sol göğüslerine vurarak şöyle demişler;
-“Bu babacan vurdu, bu babacan!”

Olacak ya; o sırada adamlardan birisinin alnının tam ortasına bir sinek konmuş! Onlara tavsiyelerde bulunan adam hani demişti ya, tuz tarlasına sinek dahi konmayacak diye. Bu sebeple öteki silahlı Arnavut, alnına sinek konana kıpırdamaması gerektiğini ışmar ettikten sonra nişan alıp ateşlemiş silahını. Netice de hem arkadaşını hem de sineği öldürmüş. Sineğin leşini kanadından tutup eline alan Arnavut şöyle mırıldanmış kendi kendine:
-“Ula mori, bir sizden, bir bizden, biz de olduk bir kilo tuzdan!”

Kıssadan hisse: Türkiye’nin böyle zor bir döneminde kendisinin Türk değil, Arnavut olduğunu söyleyenlere duyurulur; tuz toprağa ekilerek değil, denizden veya gölden çekilerek ya da dağdan bayırdan sökülerek elde edilir efendim. O sebeple boş yere bu milletin gözünde kendinizi ve isminizi öldürmeyin. Çünkü yazık olur size. Bu, sahip olduğunuz onca nimeti kendi ayaklarınızla tepmek anlamına gelir…
_________
1-http://www.zaman.com.tr/gundem_davutoglu-semseddin-sami-kasgarli-mahmut-kadar-turktur_2055900.html,
2- bk. Emin Çölaşan, “Yuh dedirten haberler başlıklı” yazısı,
3- Sıçan: Fare.
4- Mori/More: Balkan dillerinde “kadın”, “kız” ya da “hatun” yerine geçen bir kelime. Dilimize Ermenice’den geçen ve daha çok “yaşlı erkek” anlamında kullanılan “Moruk” kelimesiyle alakası var mı emin değilim.


Yazıları posta kutunda oku


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir